Duyuruyu Kapat
Hoş geldiniz Umarız hoş vakit geçirirsiniz. İyi Forumlar...

SARIŞIN VE MAVİ GÖZLÜ TÜRKLER

Konu, 'Türk Kültür ve Medeniyeti' kısmında Karatekin Bey tarafından paylaşıldı.

  1. Karatekin Bey

    Karatekin Bey ★★★★★
    Platin Üye Üye

    Kayıt:
    4 Nisan 2016
    Mesajlar:
    153
    Beğenilen Mesajlar:
    38
    SARIŞIN VE MAVİ GÖZLÜ TÜRKLER





    [​IMG]




    ...Kumanların Asyadaki ilk vatanlarından garba doğru hareketleri 916 tarihinde şimalî Çinde teşekkül eden Kitay devletinin ortaya çıkması ile bağlı olduğu anlaşılıyor. Kitaylar gittikçe büyüyerek bazı Türk kavimlerini garba doğru itmişler; bunlar arasında Kumanlar da vardı.


    10 uncu asırda İrtış boylarında Kimak (Kimek) adlı büyük bir Türk kavminin yaşadığını biliyoruz; bu kavmi şark kaynaklan Kıpçak adile zikrediyorlar; gerek Kimekler ve gerek Kıpçaklar Kumanların Asyada iken taşımış oldukları isimlerden başka bir şey olmasa gerektir.


    Galiba, şark müelliflerinin Orta Asyadaki kavimler hakkında malumat verdikleri zaman (9- uncu asırda) irtişa yakın yerlerde Kıpçak uruğu en kuvvetli bir zümre teşkil ediyor, ve bu adla oradaki bütün bir heyet tesmiye edilmişti; Avrupaya gittikten sonra, bilihassa 11- inci asır ortalarında, galiba ayni heyet içinde Kuman uruğu birinci yeri tutmuş, ve bundan dolayı Bizanslılarla Macarlara bu kavim Kuman adile tanınmıştır.


    Bu kavmin Asyadan Avrupaya hareketi zamanı ve bu yürüyüşün teferrüatına dair Marquart, ile Rasovskijnin, adlarını söylediğimiz, yazılarından malumat edinmek mümkündür; burada Kumanlarla fazla meşgul olmağa mevzumuzun çerçevesi müsait değildir.


    Yalnız, Türk tarihi bakımından çok enteresan olan bir mes’eleye temas etmeden geçmek istemiyoruz; o da - Kumanların beyaz ırkın en karakteristik evsafını haiz olmalarıdır.


    Yukarda Kumanlara, Rusların, Almanların ve Ermenilerin "sarışın" bir kavim oldukları manasına gelen sözlerle tesmiye ettiklerini görmüştük.


    Kumanlar hakkında malumat veren bütün kaynaklar, bunların uzun boylu, gayet mütenasip vücutlu, güzel ve çok düzgün çehreli ve sarı saçlı olduklarını bildiriyorlar. El-Omarî, bunların gayet güzel ve bedenlerinin mütenasip olduklarını söylüyor; ayni veçhile, Kuman kadınlarının güzelliğine dair muhtelif kaynaklardan malumat ediniyoruz.


    Şair Nizamı Kuman kadınlarmın beyaz tenlerine meftun olduğunu bildiriyor; Şirvan - şah bir Kuman güzeli tarafından teshir olunmuştu; Gürci vekayinamesinden görüldüğü veçhile, Gürci kıralı David II. nin karısı olan bir Kuman kızı güzelliği ile temayüz ediyordu.


    Nihayet meşhur Rus halk destanı olan “ Slovo o Polku Igoreve" de “güzel Kuman kızlarından" bahsolunmaktadır. Kuman hanlarının Rus knjazlerini elde etmek için Kuman kızlarını hediye olarak gönderdiklerini biliyoruz.


    Rus knjazleri ailesine mensup bir kadın (Vladimir Monomachin torunu) Kuman hanı Başkordla evlenmek için Kievten Kuman yurduna kaçmıştı. Bütün bunlar Kuman ahalisinin dış görünüş ve beden teşkilâtı bakımından çok güzel ve yakışınklı bir kavim olduğunu ve bu güzelliğin de Çinliler mefhumuna göre değil “Avrupai, mefhuma göre, yani uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın bir kavim olmak itibarile haizi ehemmiyet olduğu gürülüyor.


    Kumanların halefleri oldukları kuvvetle ileri sürülen bugün Romanyada oturan Çangoların etraftaki diğer kavimlerden “sarışın olmaları, bazan keten gibi açık sarı ve kıvırcık, bazan da kırmızımsı saçlı ve mavi gözlerile" temayüz ettikleri kaydedilmektedir.


    Aynı surette Ural sahasına yakın bugünkü Kazak - Kırgızların bir kısmını teşkileden bazı “Kıpçak" uruğları arasında yer yer % 50 kumral ve kırmızımsı saçlı tiplere tesadüf edilmektedir. Kuman unsurlarının da iştirakile teşekkül eden bugünkü Kazan havalisindeki Türkler (Tatarlar) arasında, malum olduğu üzere, sarışın tiplere pek çok tesadüf edilmektedir.


    Çinlilerin Tang sülâlesi tarihinde, Orta Asyada saçları açık renkli, gözleri mavi ve Çinlilerin tabirince “maymunlara benziyen" bir Türk kavmi vardı; biz bunları o tarihlerde Kırgız olarak biliyoruz.


    11-inci asır İran müelliflerinden Gerdizî Kırgızların saçları açık renkte olduğunu yazıyor.


    Görülüyor ki Orta Asyada beyaz ırkın hususiyetlerini tamamile muhafaza eden Türk zümreleri bulunuyordu. Çin ve İran kaynaklarında tesadüf edilen bu cins kayıtlar tarihçilerin nazan dikkatini celbetmişler; fakat Avrupalı alimler bu tiplerin Türklere ait olmayıp, önce “Hindo - avrupaî" bir kavim iken sonraları türkleşmiş olduklarını ileri sürüyorlardı.


    Marquart, Barthold, Pelliot, Grum - Grzimajlo hep bu fikirdedediler. Bilhassa Grum - Grzimailo bu hususta çok ileri giderek bu “arî„ kavmin kim olduğunu bile meydana koymak istemiştir.


    Ona göre Çinin şimalinde milâdî 4-üncü asra varıncaya kadar Dili veya Dinli adlı hâlis “hindo - avrupaî" bir kavim yaşıyordu ; bu kavim bilâhara Türkler arasında erimiş gitmiştir.


    Bu müellife göre, Kumanlar şayet doğrudan doğruya bu Dililerin halefleri değillerse, şüphesiz Dili kanı en çok bulunan Türk kavmi Kumanlardır. Orum- Grzimajlo Kumanların sarışınlıklarını bu suretle izah etmek istiyor.


    Fakat tarihte Çinin şimaline kadar her hangi bir “hindo - avrupaî" denilen kavmin gittiğini bilmiyoruz; tarih ve arkeologya araştırmaları Çinin şimalini ötedenberi Türk yurdu olduğunu gösteriyor.


    Grum - Grzimajlo nun dediği gibi, şayet, hakikaten Dinli adlı "mavi gözlü, sarışın„ bir kavim milâdın başlarında şimalî Çinde oturmuş ise, bunun eski hususiyetini muhafaza etmiş ve başka kavimlerlerle az karışmış halis bir Türk kavmi olması icap eder. Ve eğer Dinlilerle Kumanlar arasında hakikaten bir kan yakınlığı varsa o halde Kumanlar ve onların haleftleri en temiz bir Türk ırkını temsil ediyorlar demektir.


    Bu mesele, hali hazırda tarihî olmaktan ziyade antroplojik bîr meseledir. Cenubî Rusyadaki Kumanlara dair “kurganlar" yani kabirlerin ve Kumanlara ait maddî kültür bakayasının etraflıca tetkikinden sonra'ka’î hükümler verilebileceğinden, şimdilik bu problemleri olduğu gibi açık bırakmak en doğru bir yol olacaktır.


    "...Diğer yandan Türklerin sarışın ve açık renk gözlü olmasından bahseder. Afrasyab'ın bayrağında yaldızla işlenmiş yarım bir ay parlamaktadır der; "Mor menekşe zemin üzerinde, tepede yarım bir Ay'la altın işlemeli ipek bayrak....". Turan ve Çin kralı Argasp'ın ordusunda kullanılan bayrakta Türklerin totemi olan bir kurt resminin varlığı da Şehname'de zikredilmektedir...."



    G.Grimaylo, eski zamanlarda Güney Sibirya'da yaşayan Turalar hakkında şöyle der: "Turalar genellikle orta boylu, sağlam bünyeli ve güçlüdürler. Yüzleri uzun, beyaz, saçları sarışın; burunları uzun ve düzdür.
    Burun yapıları genellikle kavislidir ve gözleri mavidir."
    (Grimaylo-Zapadniye Mongoliya i Uranxayski kray, Leningrad)


    Oğuz destanının giriş kısmı şöyledir:
    "Bir gün Ayhan bir oğul çocuk doğurdu; çocuğun saçları ve kaşları siyah, gözleri mavi idi;
    ağzı kor gibi kızıl olup meleklerden bile güzeldi."





    Çinliler sâde Kâşğar halkını değil, daha başka Orta ve şimal Asyalıları, bu arada Tölis ile Kırgız Türklerini de "yeşil-gök" gözlü ve "kırmızı saçlı" yani Europeoid görünüşlü olarak anlatmakta, hattâ Gök-Türk Hakanı Mukan 'ın (ölümü M. 572) lâcivert taşı gibi gözleri ve uzun kırmızı yüzünden bahs etmektedirler.


    Acaba Kâşğar 'ın Karluk ili olduğu devrede bu görünüşteki güzellerin mevcûdiyeti mi Mascûdî'ye şu sözleri ilham ettirmişti : "Şu H. 332 yılında (M. 933)...(Türklerin) en güzel görünüşlü olanları, en uzun boyluları veçheleri hepsinden daha parlak olup sabah güneşini andıranlar Karluklardır"


    M. IX.-X. yüzyıl müslüman müellifleri Türkleri şöyle anlatır : olağan üstü bir beyazlıkta veya kırmızı yüzlü, küçük gözlü, ezik burunlu. Bazen kırmızı saçtan da bahsedilir....."Hu"-Türk dediğimiz Doğu Türk tipi ile Europeoidlerin karışmasından mütevellit bir görünüş arz edebilmekte idiler. Mongoloid husûsiyetleri olan, fakat parlak beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü kimseler hâlâ Kâşğar 'da dikkati çeker.




    Ammianus Marcellinus'da (4.yy):

    "ALANLAR UZUN BOYLU, GÜZEL GÖRÜNÜMLÜ VE HAFİF SARI SAÇLIDIR. SİLAHLARININ HAFİFLİĞİ NEDENİYLE OLDUKÇA HAREKETLİDİRLER. DAHA SADE VE DAHA KÜLTÜRLÜ HAYAT TARZIYLA HUNLARLA TAMAMIYLA BENZEMEKTEDİRLER. ONLAR BARBAR GELENEKLERİNE GÖRE KILIÇLARINI YERE SAPLIYORLAR VE MARS'A OLDUĞU GİBİ KILICA TAPIYORLAR"






    [​IMG]
    SUMERIAN
    Ebih-II the Superintendent of Mari Syria, 2400 BC
    Paris Louvre Antiquities Syria





    Gökyüzü, tüm toplumlarda ve dinlerde, sahip oldukları özellikler dolayısıyla, hep kutsal kabul edilmiş ve göğe yakınlık, kutsala yakınlık olarak nitelendirilip hep arzu edilen bir şey olmuştur.“Göğe bakmak, aydınlanmak demektir. Gök, ilkel insana gerçekte nasılsa öyle görünür: sonsuz ve aşkın. Gök, insanın ve yaşam gücünün temsil edemediği “bambaşka bir şeyi” yani sonsuzluğu, mükemmel bir biçimde temsil eder.”

    İlkel insana göre gök, uçsuz bucaksızdır. Ulaşmanın mümkün olmadığı kadar yukarıda ve her şeyin üstündedir. Aşkınlığının simgesi, sonsuz olmasından kaynaklanır. Yani gökyüzü, ‘ezel ve ebed’in simgesidir. Ezeli ve ebedi olmak ise her şeyden önce tanrı’nın sıfatıdır. Böylece gökyüzünün sahip olduğu sonsuz ve aşkın olmak, ezeli ve ebedi olup en yukarda bulunmak, aynı zamanda tanrının da özellikleri olduğundan tanrı ve gök kavramları hep bir arada anılmıştır.

    Dinler tarihçisi Mircea Eliade’ye göre, “en yüksek olmak”, tanrılara özgü bir niteliktir. İnsanın ulaşamadığı yukarı bölgeler, yıldızlı gök, tanrılara özgü aşkınlık, mutlak gerçeklik, sonsuzluk gibi ayrıcalıklara sahiptir. Bu tür bölgeler tanrıların mekânıdır: Bu bölgelere, ancak birkaç ayrıcalıklı kişi göğe yükselme ayiniyle ulaşabilir.

    Bazı dinlere göreyse buralar ölülerin ruhlarının gittiği yerlerdir. “Yüksek”, insanların ulaşamayacağı bir boyuttur; doğal olarak insanüstü güçlerin ve varlıkların sahip olduğu bir yerdir. “Tapınağın basamaklarını törensel olarak çıkan ya da göğe uzanan ayinsel bir merdivene tırmanan kişi artık insan değildir; ayrıcalıklı ölümlülerin öldükten sonra serbest kalan ruhları, göğe yükselirken insan olma durumundan sıyrılırlar.

    Yine Eliade’ye göre gök, varlığıyla aşkınlığı, gücü ve değişmezliği simgeler.

    Gök; yücedir, sonsuzdur, dokunulmazdır, güçlüdür. Çünkü yalnızca “yüce” olmak, “yükseklerde” bulunmak (dinsel anlamda) kudretli ve kutsal olmakla eşdeğerdir. Bu nedenledir ki; göğün kutsiyeti tanrının orada bulunmasından değil, göğün ezelden beri yüce, sonsuz ve erişilmez olmasından ileri gelir. Göğün bu özelliklerine hayranlık duyan insanoğlu, en büyük sığınağı olan tanrının mekânı olarak da gökyüzünü uyun görmüştür. “ ‘En yüksek’, ‘parlak’, ‘gök’ kavramları aracılığıyla uygar halklar tanrı düşüncesini ifade ederler. Tanrının aşkınlığı, göğün ulaşılmazlığı ezeliyeti, ebediyeti ve yaratıcı gücüyle ortaya konur.”

    Abdülkadir İnan, eski Türklerdeki “tanrı” ve “gök” anlamlarına gelen “teñri” terimi hakkında şunları yazmıştır:

    “Eski Türkçede ‘tengri’ kelimesi göze görünen gök ve ‘Allah’ anlamlarını ifade etmiştir. Şimdiki Şamanistler nasıl ki bir dağı yahut bir ırmağı aynı zamanda bir ruh telâkki ediyorlarsa eski Türkler da göğü öyle, yani maddi bir varlık sandıkları gök ile yüksek ve büyük ruhu- Tanrıyla aynı şey telâkki etmişlerdir.”

    Gök kelimesi aslında göğün rengi olan maviyi ifade etmektedir. Zamanla gök kelimesi hem göğün kendisini hem de mavi rengini karşılarken; tanrı kelimesi yaygın olarak ‘yaratıcı’ anlamını kazanmıştır.

    Göğün kutsallığı, doğrudan gök tanrıyla ilgili olmayan pek çok ayinde ya da mitte ortaya konmuştur. Bu ayinler ve mitler aslında göğün kutsiyetinin tanrısallıktan ileri gelmediğini, yükseklik ve aşkınlık özelliklerinden dolayı kutsal olduğunu ve göğün aslında sahip oldukları bu özelliklerden dolayı tanrı mekânı seçildiğini göstermektedir. “Kutsal gök, gök tanrısı ‘ikinci’ planda kalsa da ‘yükseklik’, ’yükselme’, ‘merkez’ simgeleriyle din alanında yer almaya devam etmiştir.”

    Göğün sahip olduğu bu özellikler, aynı zamanda kendisine yakın olan her şeye de ayrı bir kutsiyet yüklemiştir. Dağ, göğe yakındır ve bu nedenle çift yönlü bir kutsallığa sahiptir....



    Kıpçaklar Mavi gözlü sarışın
    Kaşgarlı Mahmud'a göre : "Türk halklarının katalizör boyu"
     

Sayfayı Paylaş