Kanuni Sultan Süleyman Han (Muhteşem Süleyman)(1520-1566)

Aybalam

★★★★
Altın Üye
Gümüş Üye
#1
Kanuni Sultan Süleyman Han (Muhteşem Süleyman)(1520-1566)

Kanuni Sultan Süleyman Han.jpg

Avrupalıların deyimiyle Muhteşem Süleyman Osmanlı tahtının tek varisi, 26 yaşında tahta çıktığında, babası I.Selim'den (Yavuz Sultan Selim) ağzına kadar dolu bir hazine ve 6.557.000 km2 toprağa sahip bir devlet devraldı. Saltanatının 46 yılı süresince ise devraldığı devletin bekası için sürekli mücadele vermiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun görevi süresince en çok sefere çıkan ve en uzun sefer yapan tek padişahıdır. Devraldığı imparatorluğun topraklarını 14.893.000 km2'ye ulaştırmıştır yanı öyle dizilerde, filmlerde gösterildiğinin aksine bir saltanat sürmüş, ömrünü seferlerle tüketmiştir.

I. Süleyman Osmanlı Hanedanlığı'nın 10. padişahıdır. Annesi ise Ayşe Hafsa Valide Sultan 'dır. Adaletli yönetimi dolayısıyla kendisi Doğuda Kanunî Sultan Süleyman olarak anılır. Venedik elçisi Bartolomeo Contarini Kanuni'yi Avrupa' ya; "Yirmi altı yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu biraz fazla uzun, yüzü zayıf, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyığı ve küçük bir sakalı var. Cildi biraz soluk olsa da yüzü oldukça hoş. Derisi solgunluğa meyilli. Akıllı bir hükümdar olduğu söyleniyor ve herkes onun saltanatının hayırlı olacağını umuyor." şeklinde anlatmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatına dair bir paylaşım daha önceden yapmıştık. Bugünkü konumuz ise daha çok saltanatı süresince yapmış olduğu işler, kazandığı zaferlerle alakalı ve diğer paylaşımımızın bütünleyicisi olacak böylece hayatı ve gerçekleştirdiği işlerle, Kanuni Sultan Süleyman hakkında daha fazla şey öğrenme fırsatı elde edeceksiniz. Bu bilgileri maddeler halinde mümkün olduğunca kronolojiye uygun şekilde sıralamaya çalışacağız;

  • Muhteşem Süleyman ismini almasında etkili olacak ilk adımı veya seferi diyebiliriz, 1521'de Macaristan Krallığı'nın yönetimindeki Belgrad üzerine yaptı. Belgrad, çevresinde yer alan Böğürdelen, Zemun ve Salankamen şehirleriyle birlikte kısa zamanda ele geçirildi. Böylece Orta Avrupa fetihleri için bir üs elde edilmiş oldu. Roma Cermen İmparatorluğu'nun İstanbul elçisi bu gelişme için, "Belgrad'ın ele geçirilmesi, Macaristan Krallığı'nın çöküşüne sebep olan olayların başlangıcıydı. II.Lajos'un ölümü, Budin'in ele geçirilişi ve Erdel'in işgaliyle devam eden süreçte Macaristan İmparatorluğu yıkılmış ve diğer ülkeleri de benzer sonu yaşayacağına dair bir korku sarmıştı." ifadesini kullanmıştır.
  • I.Süleyman 1520 de tahta geçtikten bir süre sonra kendisinin padişahlığını tanımadığını dile getiren, Şam Beylerbeyi Canberdi Gazali, isyanıyla karşılaştı. Bu isyanın çıkmasının asıl nedeni Yavuz Sultan Selim'in yıktığı Memlük Devletini yeniden kurma amacına yönelikti. Tabi ki bu isyan amacına ulaşamadan bastırıldı.
  • 1522 Saint Jean Şövalyelerinden Rodos Adası alındı.
  • Rodos Seferi dönüşü Kanuni hükümdarlığının ilk üç yılı görev yapan Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa'yı emekli edip has oda başısı olan İbrahim Ağa'yı sadrazam olarak atayarak Rumeli Eyaleti'nin yönetimini de ona vermiştir. Bunun üzerine hakkının yenildiğini düşünen ikinci vezir Ahmed Paşa, valisi olduğu Mısır'da 1524 yılının başında isyan edip bağımsızlığını ilan etmiştir. Sadrazam İbrahim Paşa Mısır'a hareket ederek isyanı bastırmış Ahmed Paşa da öldürülmüş, Mısır'da tekrar düzen kurulmuştur. Bu isyanda Canberdi Gazali gibi yine Memlük Devletini diriltme içeriklidir.
  • 1525'te Mart ayında Kanuni Sultan Süleyman, Kâğıthane'de avlanırken yeniçeriler ayaklanarak isyan çıkarmışlardır. Kısa sürede bastırılan ayaklanmada Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa ve kâhyası Kıran Bali ile reis-ülküttab Haydar sorumlu oldukları gerekçesiyle idam edilmişlerdir. Bu tarihlerde İstanbul'a gelen Fransa elçisi Jean Frangipani,1525'teki Pavia Muharebesi'nde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun esir ettiği Kral I. François için, kralın annesi Louise de Savoie'un I. François'in serbest kalması konusundaki ricasını bildirerek, Sultan Süleyman'dan yardım talep etmiştir. Sultan Süleyman, da bu ricaya olumlu bakarak yardım edeceğini, François serbest bırakılsa dahi Macaristan üzerine bir sefer gerçekleştirme kararını dile getirmiştir. Macaristan üzerine ilk Sadrazam İbrahim Paşa'yı yollamış ardından da 23 Nisan 1526'da kendisi Macaristan'a hareket etmiştir. İbrahim Paşa komutasındaki birlikler, Petrovaradin ve İyluk şehirleriyle birlikte Özek kalesi dahil on bir kale ele geçirmişlerdir. Sirem bölgesindeki bazı kaleleri de Bosna beyleri almıştır.
  • 1526 Mohaç Meydan Muharebesi ile Macaristan mağlup edildi. Macaristan Kralı II. Lajos'un komutasındaki Macar ordusu ile Tuna kıyısında yer alan Mohaç Ovası'nda karşılaşan Osmanlı ordusu, 29 Ağustos 1526 günü yapılan dünyanın en kısa süren ova savaşını kazanarak, Doğu Avrupa'da Macar direncini kırmıştır. Kral Lajos ise savaştan kaçan bazı askerlerle birlikte bataklıkta boğularak yaşamını yitirmiştir. I.Süleyman ordusuyla birlikte ilerlemeye devam ederek Budin'i almış on dört gün de kral sarayında ikamet etmiş, sırayla Segedin ve Peşte'yide almıştır. Macaristan'ın yönetimini de Erdel Voyvodası János Zápolya birakmıştır. 13 Kasım 1526 tarihinde kendisi ve ordusu için İstanbul'da zafer alayı düzenlenmiştir.
  • 1527'de Mohaç dönüşü Safevî destekli Baba Zünnun İsyanı Bozok'da çıkmıştır. Çevredeki diğer sancaklara da yayılmaya başlayınca Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Adana Sancak Beyi Pîrî Bey tarafından isyan bastırılmıştır. Bir süre sonra Orta Anadolu'da yine Safevî destekli Kalender Çelebi İsyanı baş göstermiştir. Bu daha zorlu bir isyandı taraftarları epeyce fazlaydı Kalenderoğlu, kendisine engel olmak isteyen sancak ve eyalet beyleri ile girdiği mücadele de onları mağlup etmişti. Bunun üzerine isyanı bastırması için Sadrazam İbrahim Paşa bölgeye gönderildi. Elbistan civarında mağlup edilen Kalender Çelebi, başı kesilerek öldürüldü. Tabi ortalık durulmuyordu, birkaç ay sonra ise İranlı Molla Kabız, adlı şahsın verdiği vaazlarda, İsa peygamberin bütün peygamberlerden üstün olduğunu yönündeki fikrini dile getirmesinin ardından Sünni ulemanın tepkisiyle karşılaştı ve Kasım 1527'de dîvânda yargılandı. Buna rağmen fikirlerinden asla vazgeçmeyince idamla cezalandırıldı.
  • Avrupa'da da sular durulmuyordu, Avusturya kralı Ferdinand, János Zápolya'nın idaresindeki Macaristan yönetimini ele geçirdi onun krallığını tanımıyordu, bunun üzerine 3 Eylül 1529'da Osmanlı kuvvetleri Budin' kuşattı. Dört gün sonra Budin teslim oldu ve yönetim tekrar János Zápolya'ya iade edildi. Estergon'uda topraklarına katan Osmanlı, 27 Eylül 1529'da Viyana'yı kuşattı. Fakat hava şartları elverişsizdi, mühimmatta yeterli miktarda değildi bundan ötürü kuşatmanın kaldırılmasına karar verildi ve İstanbul'a dönüldü.
  • 11 Eylül 1530 günü Osmanlı ordusu Slovenya'ya girdi. İbrahim Paşa sefer sırasında Sikloş, Papoçe, Sopron, Gradcaş, Pojega, Zaçesne, Nemçe ve Podgrad kalelerini ele geçirdi. 1532'de düzenlenen Alman Seferi'nde Osmanlı devletinin önüne çıkan bir ordu yoktu. Habsburg Hanedanı'nın elinde bulunan Güns şehri kuşatılıp üç hafta boyunca Kral Şarlken'in gelmesi beklendi. Ancak kral gelmeyince, şehir teslim alındı. Podgogonce ve Zagreb beyleri kale anahtarlarını Kanuni'ye yollayarak bağlılıklarını bildirdiler. Roma-Germen İmparatoru Şarlken'in elindeki Fransa kralı I. Fransuva serbest bırakıldı.
  • 22 Haziran 1533 de Avusturya kralı (Arşidük) ile Osmanlı Devleti arasında İstanbul Antlaşması (İbrahim Paşa Antlaşması) imzalandı. Bu anlaşmaya göre Avusturya Kralı Ferdinand, Macaristan'ın batısındaki küçük bir bölgenin kendisinin olduğunu ve János Zápolya'nın Macaristanın hükümdarı olduğunu ve son olarak da Osmanlı İmparatorluğu'na vergi olarak yıllık 30.000 altın vermeyi kabul etti. Yalnız bu antlaşmanın en önemli maddesi, Osmanlı Sadrazamının Avusturya Kralına denk sayılacağı maddesiydi. Yani Sultan Süleyman'a protokolde denk sayılacak kimse yoktu. Böylece Orta Avrupa'da siyasi üstünlük Osmanlı Devletinin eline geçti (Ta ki 1606 Zitvatoruk Ant. kadar). Alman Seferi esnasında Andrea Doria tarafından ele geçirilen Koron da, 1534'te Mora Sancak Beyi Bâli Beyzâde Mehmed Bey tarafından tekrar alınmıştır.
  • Tarihler 1531'i gösterirken Bitlis Sancak Beyi Şeref Han Safevî Şahı I. Tahmasb'a bağlandığını açıklayınca yerine Ulama Han, Bitlis Sancak beyi olarak yollandı. Ulama Han, Şeref Han'la girdiği mücadeleden galip ayrılarak onu öldürdü. Diğer yandan Bağdat Hanı Zülfikâr Han'ın şehri gizlice Süleyman'a vermesi, Tahmasb tarafından iyi karşılanmadı. Zülfikar Han'ı öldürülmesinin ardından şehir Safevî yönetimine kaldı. Bütün bu sebeplerden Safeviler'in de bu tutumlarından ötürü İran seferinin yapılmasına karar verildi ve İbrahim Paşa 1533'te bölgeye hareket etti. Kış mevsiminde Halep'e ulaşan İbrahim Paşa, Safevîlerden Adilcevaz, Erciş, Van ve Ahlat'ı alarak ilkbaharda oradan ayrıldı. Tebriz'e hareket eden ordu hiç bir direnişle karşılaşmadan şehri teslim aldı. Böylece Tebriz 1534'te Osmanlı topraklarına katıldı. Haziran 1534'te altıncı seferi için yola çıkan Süleyman, Eylül'de Tebriz yakınlarında İbrahim Paşa tarafından karşılandı. 31 Aralık 1534 günü Bağdat ele geçirildi.
  • 1535'te Fransa'ya ticari ve hukuki alanlarda birtakım ayrıcalıklar tanındı. Kapitülasyon anlaşması yapıldı, ancak bu haklar (kapitülasyonlar) iki hükümdarın sağlığı süresince geçerli olması şartı öne sürülerek yapılmıştır.
  • Bütün bu gelişmeler yaşanırken diğer yandan Aralık 1533'de Cezayir hükümdarı Hızır Reis (Barbaros), filosuyla birlikte İstanbul'a gelerek Cezayir'i Osmanlı topraklarına kattığını dile getirdi ve Kanuniye çeşitli hediyeler sundu. Bunun üzerine Hızır Reis Cezayir Beylerbeyi olarak atanıp kendisine, Sultan Süleyman tarafından "Hayreddin" unvanı verildi. Bu arada İbrahim Paşa Halep'te bulunuyordu onunla görüşmek için Barbaros Hayreddin Paşa, Halep'e gitti. 1534 yılında ise kendisine kaptan-ı derya'lık görevi verildi. Güney İtalya sahillerine çeşitli saldırılar gerçekleştirdi ve akabinde Tunus'u aldı. Venedik'e ait Şira, Patmos, Naksos gibi adalar ele geçirildi ancak vergi verme koşuluyla yeniden eski yönetimine devredildi.
  • Karada ve denizlerde seferler hız kesmeden devam ediyordu 9 Temmuz 1538 tarihine gelindiğinde Sultan Süleyman saltanatındaki sekizinci seferine çıktı. Başkent Yaş ile Boğdan'ın büyük bir kısmı, Suceava ve Besarabya da dahil olmak üzere Osmanlı yönetimine girdi. Bu arada Akdeniz'de bulunan Barbaros Hayreddin Paşa'ya 22 Eylül 1538'de Venedik Cumhuriyeti, İspanyol İmparatorluğu, Papalık Devleti, Ceneviz Cumhuriyeti ve Malta Şövalyeleri'nden oluşan Andrea Doria komutasında bir Kutsal İttifak donanmasının Korfu'da olduğunu haberi geldi. 28 Eylül 1538'de, Preveze açıklarında iki ordu karşılaştı, Preveze Deniz Muharebesi'nde Barbaros Hayreddin Paşa komutasında ki ordu zafer kazandı. 1540 yılında ise Venedik ile Osmanlı arasında bir antlaşma imzalandı. Buna göre Mora ve Dalmaçya kıyılarında yer alan kaleler ve adalar Osmanlı İmparatorluğu'na bırakılacak ayrıca Venedik, Osmanlı'ya yıllık 300.000 altın tazminat verecekti. Bu zaferle Akdeniz bir Türk gölü haline geldi (28 Eylül 1538, bu tarih ülkemizde Donanma Günü olarak kutlanmaktadır).
  • 1538-1553 yılları arasında ise Hint Deniz Seferleri yapıldı. 1535'de Gucerat Sultanı Bahadır Şah Sultan Süleyman'a bir elçiyle mektup yollayarak, Portekiz İmparatorluğu'na karşı gerçekleştirdiği mücadele için yardım talep ediyordu. Bunun üzerine Sultan Süleyman, Şah'ın yardım talebini olumlu karşılayarak Hadım Süleyman Paşa'yı bu iş için görevlendirdi. 13 Haziran 1538 günü Süveyş'ten yola çıkan Hadım Süleyman Paşa, ilk olarak Portekizlilerden Aden'i aldı. 4 Eylül'de Diu'yı kuşattı ancak bu arada Bahadur Şah ölmüş, yerine Portekiz desteğiyle, yeğeni III. Mahmud Şah, geçmişti. Yeni Şah kuşatmaya destek vermeyince kuşatma kaldırıldı. Osmanlı Devleti bu seferlerden beklediği sonucu alamadı, sebebi ise Okyanusa dayanıklı gemilerinin olmaması, Hint Denizinin denizcilerimizce pek bilinmeyişi, Gücerat Sultanlığı'nın denizcilerimize destek vermemesi son olarak da seferlere gereken önemin verilmeyişi gibi etmenler etkili olmuştur. Bu arada Yemen Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır.
  • 1541 yılına gelindiğinde ise Macaristan'da bir takım olaylar patlak verdi. János Zápolya 1540'ta ölünce eşi Izabela Jagiellonka, Zapolyai'nin ölümünden birkaç gün önce doğan oğlu János Sigismond Zápolya adına Ülkeyi yönetmek için Sultan Süleyman'dan izin aldı. Bunun üzerine Ferdinand, 1541'de Budin'i kuşatınca ilk olarak Rumeli beylerbeyi, ardından da üçüncü vezir Sokollu Mehmed Paşa komutasındaki birlikler Budin'e hareket etti ardından da Sultan Süleyman, orduyla birlikte Budin'e intikal ederek Ferdinand'ın birliklerini mağlup etti. Budin Eyaleti'yle Macaristan doğrudan Osmanlı'ya bağlandı, Izabela Jagiellonka ve oğlu Sigismund Zapolya Erdel'e yollandı.
  • 1542'de Ferdinand Budin ve Peşte'yi tekrar kuşatınca, Sultan Süleyman 1543'te Macaristan üzerine bir sefer daha gerçekleştirdi. Estergon alındı,bir süre sonra ise Siklós, Székesfehérvár ve Szeged şehirleri ele geçirildi. 19 Haziran 1547'de, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu arasında ilk yazılı antlaşma olma niteliği taşıyan İstanbul Antlaşması imzalandı. Ferdinand ve V. Karl, Macaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu kontrolünde olduğunu kabul ederek, Habsburg Hanedanı'nın elinde bulunan Batı ve Kuzey Macaristan adına yıllık 30.000 altın florin vermeyi kabul etti.
  • 1548'de, ikinci defa Hint seferine donanma yollandı komutada Pîrî Reis vardı. Pîrî Reis, daha önce alınıp kaybedilen Aden'i tekrar ele geçirdi. Buna ek olarak 1552'de ise Portekiz'e ait olan Maskat'ı, ayrıca Basra Körfezi'ne kadar ilerleme kaydedilerek Katar ile Bahreyn'ide Osmanlı İmparatorluğu topraklarına dahil etti. Fakat ilerleyişini yarıda kesip donanmayı Basra'da bırakarak Süveyş'e dönünce hapsedildi, 1554'yılında ise Sultan Süleyman tarafından idamla cezalandırıldı.
  • 1551'de Trablusgarp Turgut Ali Reis tarafından tamamen alınarak kendisine bölgenin Beylerbeyliği görevi verildi.
  • Takvimler 1553 yılını gösterirken mücadale tekrardan doğuya dönmüştü, Şah Tahmasp Erciş, Adilcevaz, Bargiri, Ahlat ve Erzurum'u alınca ordu İran üzerine sefere gönderildi. Bu esnada oğlu Mustafa'nın tahtı ele geçireceği yönünde söylentiler ortaya çıkınca Sultan Süleyman Konya Ereğlisi'nde oğlunu boğdurarak öldürttü. Rüstem Paşa'yı sadrazamlıktan azletti ve yerine Kara Ahmed Paşa'yı görevlendirdi. Şah Tahmasp geri çekilince Osmanlı ordusu Nahçıvan, Revan ve Karabağ taraflarını ele geçirdi. 1555'te, ise iki devlet arasında Amasya Antlaşması imzalanarak sınır belirlendi. Bağdat dahil Irak'ın büyük kısmı, Gürcistan'ın batısı Fırat ile Dicle nehirleri arasındaki bölge Osmanlıya; Azerbaycan, Irak'ın ve Gürcistan'ın doğusu da Safeviler de kalacaktı.
  • Fransa Kralı II. Henri, 30 Aralık 1557 tarihinde Sultan Süleyman'dan İspanya Krallığına karşı yardım istedi. Bunun üzerine 1558'de Turgut Reis ve Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, İspanyol İmparatorluğu'nun elindeki Balear Adaları'na, saldırılar düzenlenmeye başladılar. Bunun üzerine İspanya Kralı II. Felipe, Osmanlının mülkü olan Trablus'u almak maksadıyla Papa IV. Paulus'tan yardım talep etti. İspanyol İmparatorluğu, Venedik Cumhuriyeti, Papalık Devletleri, Ceneviz Cumhuriyeti, Savoie Dükalığı ve Malta Şövalyeleri'nin oluşturduğu Haçlı donanması, 10 Şubat 1560'ta Trablus'a doğru harekete geçti. Cerbe adasını ele geçirerek buraya bir kale inşa etmeye başladı. Mayıs ayında Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması da Cerbe'ye ulaşınca iki donanma Cerbe deniz muharebesinde karşılaştı ve bu muharebeden Osmanlı zaferle ayrıldı. Böylece Kuzey Afrika egemenliği de pekiştirilmiş oldu.
  • 1565'te Turgut Ali reis Malta kuşatması sırasında şehit oldu. Fakat yine bu tarihte Piyale Paşa komutasındaki gemiler Sakız adası'nı Osmanlı topraklarına kattı.
  • Kanuni'nin son seferi olan Zigetvar seferi yapıldı ve bu sefer esnasında Kanuni yaşamını yitirdi. 1565'te Semiz Ali Paşa ölünce yerine sadrazam olan Sokollu Mehmed Paşa'nın tutumu ve Kutsal Roma İmparatorluğunun da gerçekleştirdiği sınır ihlalleri dolayısıyla Sultan Süleyman 1566'da, ortalama 13 yıldan sonra, 72 yaşında 13. seferi için Zigetvar'a doğru harekete geçti. 7 Eylül 1566 gecesinde, Zigetvar'ın alınmasından bir gün önce, gut, dizanteri, felç veya anjin gibi hastalıkları yaşlı vücudu kaldıramadı ve hakkın rahmetine kavuştu. 21 Ekim günü ordu Zigetvar'dan ayrılırken tam 48 gün boyunca ölümü herkesten gizlendi. Sutan Süleyman'ın 28 Kasım'da cenaze namazı Şeyhülislam Ebussuud Efendi tarafından kıldırılarak Süleymaniye Camii'nde toprağa verildi.
Sultan Süleyman Han 46 yıllık saltanatında Batıda Belgrad, Boğdan, Rodos ve Macaristan'ın büyük bir kısmı ile Doğuda, Safevîlerle yapılan mücadeleler neticesinde Orta Doğu'nun büyük kısmını ele geçirdi. 1529 yılında Viyana'yı da kuşattı ancak çeşitli sebeplerden dolayı bu kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı. Afrika'da Osmanlının sınırları Cezayir'e kadar uzanmış, Donanması ise Akdeniz'den Kızıldeniz'e kadar olan sularda hakimiyet kurmuştur. Yani azımsanmayacak kadar dolu dolu bir saltanatı olmuştur. Büyük işler büyük başarılar elde etmiştir. Kendisinden sonra ise yerine kalan tek varisi, oğlu II. Selim, Osmanlı yönetimini devralmıştır.
 

Aybalam

★★★★
Altın Üye
Gümüş Üye
#2
Ek olarak 89. İslam Halifesi olan Sultan Süleyman şiirlerinde Muhibbi mahlasını kullanır bir tanede Divan'ı vardır.Divanında tam 2779 adet gazel yer almaktadır. Divan şairleri arasında oldukça fazla gazel yazmış olan Zâtî'nin bile ulaştığı gazel sayısı 1825'tir. Yani Kanuni Divan edebiyatının gazel rekorunu kırmış durumdadır.
 

Aybalam

★★★★
Altın Üye
Gümüş Üye
#4
Biraz fazla uzun oldu galiba ama daha fazlaydı bu en aza indirilmiş hali. Maşallah sultanimiz hiç yerinde durmamış ki 46 yılın hakkını vermiş:)
 

Düşünür

Üye
Yeni Üye
#5
Neticede bu topraklardan (14.893.000 km2) elimizde sadece (783 562 km2) %5.3 kalmış, %94.7 si buhar olmuş. Doğrusu yazınızın ana fikrini ya da vermek istediği mesajı anlayamadım. Kanuni ve diğer Osmanlı Sultanlarına methiyeler mi düzelim, yoksa bu topraklar nereye, nasıl gitti soralım mı?
 

Kappadox

★★★
Gümüş Üye
Üye
#6
Neticede bu topraklardan (14.893.000 km2) elimizde sadece (783 562 km2) %5.3 kalmış, %94.7 si buhar olmuş. Doğrusu yazınızın ana fikrini ya da vermek istediği mesajı anlayamadım. Kanuni ve diğer Osmanlı Sultanlarına methiyeler mi düzelim, yoksa bu topraklar nereye, nasıl gitti soralım mı?
Arkadaş Türk tarihi bölümünde Osmanlı padişahlarından birinin hayatını anlatmış. Hepimiz yeri geliyor bu başlık altında bu tarz paylaşımlar yapıyoruz. Hatta forum yönetimi Selçuklu Sultanlarının tamamın yaşamını anlatan yazılar paylaştı. Ne yapalım yani adama Muhteşem Süleyman demeyelim mi Yoksa böyle bir adam zaten yaşamamış mı diyelim. Yalan mı söyleyelim inkar mı edelim. Asıl sizin sorunuzdaki amaç ne...

Ha dersenizki arkadaş ben Osmanlının bu kadar toprak kaybı nasıl olmuş tartışacağım. Yetkiniz var açarsınız bir konu elinizdekileri başlaşırsınız. Birileri doğru bulur, birileri yanlış bulur, tartışılır vs vs... Yazının ana fikri falan yok benim gördüğüm kadarıyla. Foruma googlede arama yapıp gelen birçok kişi var sonuçta. Ama sizin burada bir padişahın hayatına gelip metiyeler mi dizelim eleştirelim mi demeniz çokta anlamlı durmuyor. Sayın @Düşünür
 

Aybalam

★★★★
Altın Üye
Gümüş Üye
#7
@Düşünür bir şey yapmanızın gereği zaten yok. Padişahımızın icraatlarından bahsettim merak edenler için öğrenelim, bu adam neler yapmış diye. Elimizde kalan topraklar bu demek ne alaka? Konumuz sadece Sultan Süleyman diğerleri zaten değil, adam önce almış sonra geri mi kaybetmiş o toprakları, bu küçülme onun devrinde mi olmuş sadece, bunu düşünün isterseniz. Adamın yaptıklarını arkanıza yaslanıp güzelce bir okuyun sonra methiye mi dizersiniz eleştiri mi yaparsınız artık size kalmış. Ayrıca her devletin çıkışları da olur inişleri de tarihi dönemin şartlarıyla değerlendirmek gerekir. Ama burada şunu net söyleyebilirim yazıyı yazan kişi olarak çok buyuk saygı duyuyorum bunca işin altından kalkabilmek bu kadar şey başarabilmek herkesin hakkı değil. Son olarak bir öneri size, saygı duyabilirsiniz mesela bu kadar şeyi başardığına göre demek ki boş bir insan değilmiş.
 

Düşünür

Üye
Yeni Üye
#8
Sadece sordum, soruya tahammülü olmayanların eleştiriye nasıl tahammülü olur çok merak ediyorum. Çağımız teknolojisinde Kanuni hakkında bilgi aramak isteyenler tarih kitapları dışında google bir (kanuni) tık demeleri yeter. Bilgi çağındayız; sağımız solumuz önümüz arkamız bilgi! İletişim ağları, her türden bilgiyi, hiçbir düzen, hiçbir hiyerarşi, hiçbir ayıklama-süzme olmaksızın çok hızlı bir biçimde tüketicisi olduğumuz piyasalara sürüyor. Sizlerin formda böyle bir konu işlerken kopyala-yapıştırdan ziyade bir ayrıcalık koymanızı bekledim. En azından Kanuni’nin yaptıkları yapamadıkları veya yapmadıklarını iyi veya kötü yönlerine yorumunuzu da katarak okuru düşünmeye sevk etseydiniz diye düşündüm. Bir anlatım negatif ve pozitif yanıyla anlatılırsa bir bilimsel anlamı olur. Diyalektik de Zıtların Birliği denen bir kural vardır. ‘Şey’ler çeşitli zıtları bir arada barındırır. Zıtlar sürekli çelişki halindedir. Eğer bu çelişki belli bir aşamada ‘uzlaşmaz karşıtlık’ aşamasına gelirse değişim kaçınılmaz olur. İdeolojik şartlanmayı bir tarafa bırakarak mantık, akıl ve bilinç üçlüsünü beraberce çalıştırarak bu ‘’Kanuni’’ anlatımını yapsaydınız benim soracak veya yazacak bir sözüm olmazdı. Kappadox arkadaş çok doğru söylüyor ‘’Foruma googlede arama yapıp gelen birçok kişi var sonuçta’’ o halde gelen okuyucu doğru bilgilensin. Ben de madalyonun diğer yüzünü Kanuni’nin bilinmeyen yönlerini yazayım ki okuyucu her iki yazıyı da okuyarak bir analiz şansı elde etsin.

Öncelikle Kanuni öyle yazıldığı gibi hep savaşlar kazanmamış, kaybettikleri de olmuş. Hiç araştırmadan aklımda kalanlar Malta’da-Viyana ve Hint okyanusunda mağlubiyetler alıyor. Piri Reis öyle yazıldığı gibi görevden alınmıyor öldürülüyor. Kanuni Osmanlıyı en güçlü olduğu dönemde devralıyor Osmanlının duraklama ve gerilemesi Kanuninin son döneminde başlıyor. En azından yaptıkları duraklama ve gerilemeye neden oluyor. Medreseleri kapatarak ilimi-bilimi yerle bir ediyor.

Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman, Gutenberg’in 1438 yılında matbaayı buluşundan 57 sene sonra dünyaya geldi (1495). Süleyman 1520 de başa oturdu ve 46 yıl saltanat sürdü. 1566 da öldüğünde matbaanın icadından bu yana 128 yıl geçmişti. Süleyman matbaanın icadıyla zerre

kadar ilgilenmediği gibi almamak için direniyor. Osmanlı İmparatorluğunda ilk Türkçe kitabı basacak olan İbrahim Müteferrika, Süleyman’ın ölümünden 104 sene sonra 1670 yılında Romanya’da doğacak ve 1729 yılında ilk Türkçe kitap basılacaktır. Yani Gutenberg’in matbaayı icadından 291 sene sonra, nerdeyse 300 yıl sonra ilk kitap basılacak! El insaf be akıllı Sultan. O çok yüce, o çok erdemli ecdadımız, Kanunimiz padişahımız ve şeyhülislam hazretlerimiz bu muzır keşifle zerre kadar ilgilenmedikleri gibi halkın ahlakını, örf ve edebini korumak uğruna kitap basımına kesinlikle izin vermemiştir. Cezası ölümdür.

Ancak çok ilginçtir ki, bu yasak ve ölüm cezası gayrimüslimleri kapsamaz. Bu halkın yüzyıllarca cahil kalmasının nedeni Müslüman olması mıydı yani? Müslüman olduğu için mi bu cezayı bu millete kendi ecdadımız verdi? İmparatorluğu yöneten padişah ve şeyhülislam taifesinin gerçekten bu kadar basiretsiz, bilgisiz, ürkek miydi yoksa koltuğu sağlam tutmak için halk cahil mi bırakılmalıydı.

Kanuni’nin yanlış politikaları bilime, ekonomiye sağır kalan anlayışı semeresini torunu III. Murat zamanında vermiş bir gecede para %50 devolo olarak bir gecede Osmanlı servetinin yarısını kaybetmiş fakirlemiş.

Kanuni’de Resim yoktu, tiyatro yoktu, roman yoktu, heykel yoktu, çoksesli müzik yoktu, bilimsel yaratıcılık yoktu, doğruyu yazalım Şiir vardı.

Köle korsanlığı Kanuni döneminde rekor seviyeye ulaşmıştır. Bu dönemde esir ayartanlar, esir kaçırmaya çalışanlar öldürülürdü. Esir ayartan- ların öldürülmeleri Kanuni Sultan Süleyman’ın koymuş olduğu kanunnamede belirtilmektedir. (Sultan Süleyman Kanunnamesi madde 37.)

Kanuni kendi oğlu Mustafa’yı gözleri önünde öldürttü

“...Mustafa’nın sesi idam olayını birden tahta çıkarma olayına dönüştürebilirdi.Bu ölüm kalım mücadelesinin o zamana kadar sessiz tanığı olan Kanuni Sultan Süleyman arkasına gizlendiği perdeyi araladı.Dilsizlere bir göz atarak başarısızlıklarını ölümle cezalandıracağını belirtmek istedi.İnsafsız bakışlı babasını gören Mustafa bir an kendisini savunmayı unuttu. İşte o anda boğularak cellatların ayaklarının altına cansız düştü ve perde babasının arkasından kapandı...”

(Osmanlı Tarihi Alphonse de Lamartıne.cilt l.sayfa 451)

“...Birkaç kez hırsızlığa zahir olmuş kimseyi asarlar. Kanunu Sultan Süleyman Kanunnamesi madde 37...”

(Prf.DrAhmet Mumcu.Osmanlı Devletinde Siyasetten Katl.s 136)

KANUNİ,VEZİRİNE “SANA HAYATTA HİÇ DOKUNMYACAĞIM”DİYE SÖZ VERDİĞİ İÇİN ONU UYURKEN ÖLDÜRTTÜ

“...Babaya isyan eden şehzadelerin ise katlinin caiz olduğuna dair fetvalar alındığı görülmekte- dir.Kanuni,Mustafa ve Beyazıd için,3-Mehmed,Mahmut için böyle fetvalar almıştır...”

(Prf.Dr.Alımet Mıtmcu.Osmanlı devletinde Siyasetten Kati. S.202)

Kanuni Sultan Süleyman, oğlu Mustafa’yı öldürttükten sonra ikinci oğluna döndü.Kanuni’nin oğlu Beyazıt İran’a kaçmıştı.Kanuni İran’dan oğlunun öldürümesi için bin bir ricalarda bulundu.Bu ısrarlı tutum ve rica üzerine İranlıları ikna etti. Oğlu Beyazıt’ı İran’a özel cellat göndererek oğulları ile birlikte öldürttü.

KANUNİ OĞULLARINDAN BAŞKA DÖRT TORUNUNU DAHA ÖLDÜRTTÜ (1561)

Bazı çevrelerin tartışmasız ilahı,"Büyük devlet adamı" olarak gösterilen Osmanlı Padişahı Kanuni iki oğlunu öldürmekle kalmadı torunlarından dört tanesini hem de İran’a cellat göndererek zindanda boğdurtarak öldürttü.

KANUNİ,DÖRT BİN MACAR’IN KELLESİNDEN PİRAMİT YAPTIRDI

Kanuni Sultan Süleyman Macarlarla yaptığı savaşı kazanınca Macarların kellesinden piramit yaptı.Dört bin Macarm kellesini üst üste yığan Padişah Kanuni Sultan Süleyman bu görkemli piramitin karşısında büyük bir gururla övündü.

Ama OsmanlI'da devlet yönetiminde bulunan padişahlardan nerede ise eceli ile ölen padişah yoktur. Eceli ile ölen sadrazam ve şehzade yok sayılacak kadar azdır. Hatta Fatih Kanunnamesi ile. Osmanlı tahtının bekası için kardeş ve baba öldürmek dahi geçerlidir. Taht için kardeş kanına baba ve amca kanma, yeğen kanına girmedik padişah neredeyse yok gibidir. Hatta bu ölümlere ana rahmindeki bebeler, beşikteki, kundaktaki çocuklarda dahildir. Osmanlının 623 yıllık saltanatı boyunca iktidar görevi verdiği 215 sadrazamdan sadece 4′ünün Türk asıllı 61 Sadrazam öldürülmüş, 17 padişah devrilmiş.

Tabii bu yazılanlarla öldürme olayın da sadece Kanuni’yi yazarak haksızlık etmeyelim. İlgi duyanlar için diğer Osmanlı padişahları da aşağıdaki şekilde bu geleneğe katkıda bulunmuşlar. Hele aralarında bir 3. Mehmet' var ki 19 kardeşini bir gecede öldürmesi tarihin sayfalarına kazınan acı olaylarından biridir.

Kurucusu Osman Amcasi Dündar Bey`i elleri ile boğmuş. I. Murat öz oğlunu, Yıldırım Beyazit on kardeşini, Çelebi Mehmet kardeşini, II.Murat hem kardeşlerini hem amcasını, Fatih kundaktaki kardeşini, II.Beyezit kardeşini, Yavuz tüm akrabalarını, Kanuni öz oğlu Mustafa’nın öldürülüşünü seyretti dört torununu öldürttü. III, Murat beş kardeşini öldürttü. III. Mehmet dokuz erkek kardeşini katletti. II. Osman kardeşi Şehzade Mehmet’i öldürttü. IV. Murat üç kardeşini öldürttü. II. Mahmut IV. Mustafa’yı öldürdü. Yavuz. Sultan Selim Babası II Beyazıt’ı öldürttü. II. Selim hamam da kadınlarla alem yaparken öldürüldü. I. Mustafa öldürüldü. II. Osman yedikule zindanında öldürüldü. Sultan İbrahim sarayında öldürüldü.Sultan II. Ahmet zehirletilerek öldürüldü. III. Seli sarayda kılıçla parçalanarak öldürüldü. Yavuz, Yunus paşayı atı üstünde kılıcıyla öldürdü. Yavuz, Derviş paşayı önce boğdurdu sonra kendi elleriyle kellesini kesti. III. Selim sadrazam Dukak’ın oğlu Ahmet paşa’yı kendi elleri ile hançerleyerek öldürdü.

Arkadaşımız ‘’Aybalam’’ın da belirttiği gibi Kanuni tahta oturmasından ölümüne kadar geçen sürede Osmanlı topraklarını 6.557.000 km2 den 14.893.000 km2 ulaşmış. Bunun anlamı ve yazdıklarımın bir yerde isbatı 46 yıllık iktidarında gözünü sadece başka ülkelerin topraklarına dikerek ömrünü varını yoğunu bütün zamanını fetihlerle geçirmiş.

Osmanlı Devletinin ayakta kalması korku, kan ve katiamlara dayandırılmış. Durum böyle olunca olabildiğince korkuya dayalı bir yönetim şekli benimsenmiş. Bir Osmanlı paşası sadrazamlığı döneminde yüzbin insanı öldürüyorsa bu yönetimin temel dayanağının ne olduğu sanırım çok iyi anlaşılır.Bir Osmanlı veziri “Öldürmem ama devlet böyle yönetiliyor” diyorsa Osmanlı Devletinin dayanağının ne olduğu çok iyi anlaşılıyor.Bir Osmanlı paşası “halk kılıçtan anlar” diyorsa halkı nasıl yönettikleri buradan anlaşılır. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur. Osmanlı Devleti korku üzerine temellerini atmıştır. Bütün yaptığı işlerde bunu ispatlamıştır. Korkuyu en iyi biçimde hissettirmek içinde olur olmaz yerde insan öldürmüştür. Onlar öldürmekle meşgulken rakipler bilimle uğraşmış teknolojide inanılmaz yol almış dünyanın son 400 yılına bakmak yeterli teknolojiye hükmedenler dünyaya da hükmediyor. ABD’nin kuruluşu 1776. Teknolojiye hükmetmek de teknik bilimlerden (doğa bilimleri) akılcı düşüncelerden geçiyor.

Evet bir yorumun sonuna geldim, tek taraflı okuyanlar, tek taraflı düşünenler, tek taraflı görenler diğer tarafa sağır ve kör kalırlar derler. Foruma googlede arama yapıp gelen birçok kişiye başka bir pencerenin de olduğunu anlatmaya çalıştım.
 

Kappadox

★★★
Gümüş Üye
Üye
#9
Sadece sordum, soruya tahammülü olmayanların eleştiriye nasıl tahammülü olur çok merak ediyorum.
Eleştiriye tahmmulümüz olur. Sonuçta biz bu padişah kanat takmış melek demedik. Her insanın hataları artılar eksileri vardır. Hatta bazıların eksileri kötülükleri daha fazladır. Buna itirazımız olamazda zaten, keşke o soruyu sormadan yazdığınız yazıyı gönderseydiniz de olayın farlı bir bakış açısından nasıl görüldüğünü görme şansını elde etmiş olsaydık. Size göre bu kişi katil geri vs. bana göre kahramandır. Herkes kendi bakış açısından bakabilir. Dönemsel olarak medeniyetler hep yükselişe geçmiş sonrada düşmüştür.

Teknolojiye ile bilgiye ulaşmak elbetteki kolay, bizim amacımız foruma daha çok kişi gelsin paylaşsın bilgi edinsin, biri diğerinin eksiğini kapatsın, mümkünse aydınlansındır. Sizde mevcut konulara yorum yaparak veya konu açarak buna katkı sağlayabilirsiniz. Ben şahsım adına Hem Aybalama eleştiri hemde bir ard niyet olduğunu düşünerek yukarıdaki cevabı verdim.

Şu eleştiri kabul görebilir.
En azından Kanuni’nin yaptıkları yapamadıkları veya yapmadıklarını iyi veya kötü yönlerine yorumunuzu da katarak okuru düşünmeye sevk etseydiniz diye düşündüm. Bir anlatım negatif ve pozitif yanıyla anlatılırsa bir bilimsel anlamı olur.
Yine bir üst satırda bahsettiğim gibi bazen bizlerde içerik üretip ekliyoruz. Bir arkadaşımız geliyor ve böyle bir şey yok diyor, yada şurası eksik diyor eksiği de ben tamamlayayım diyerek ekleme yapıyor. Bizlerde okuyoruz bilgi sahibi oluyoruz. Maalesef ki sizin yazdıklarınızla Aybalam'ın yazdıklarının kelime toplamı 3385. Sizin yazdıklarınızın aynısını Aybalam yazmış olsaydı bu konuya gelen kişi konuyu okumayıp kaçardı. Yani bizim ülkemiz gibi okumayı sevmeyen bir kesim 150 kelimelik yazıyı görünce bile kaçıyor. Ödev yapıp okuluna götürebilecek bir kişi Aybalam'ın yazısını alır götürür. Arkadaş bu adamın hiç kötü bir yanı yok mu diye araştıran adam da gelir sizin yazınızı okur. Ben olaya bu yönüyle bakmak istiyorum.

İşin özü olarak sizin direk yorumda amacınız ne vs seklinde ki yaklaşımınız bana tepki gibi geldiği için, etkiye tepkiyi doğurmuştur.
 

Aybalam

★★★★
Altın Üye
Gümüş Üye
#10
@Kappadox aynen katılıyorum duygularıma tercüman olmuşsunuz. Elbetteki her insan konuya kendi bakış açısıyla yaklaşır, bana göre iyi başkasına göre kötü olabilir bunu kimse yadırgayamaz ancak buna saygı duyulur. @Düşünür size gelince eleştiriye tahammülüm tabi ki var bilgilendiren yazınız içinde ayrıca teşekkür ediyorum yalnız şunu net söyleyebilirim hiç bir yazım kopyala yapıştır mantığıyla yazılmamıştır bu kadar basit bakmayın olaya bu yaklaşımınızı hoş karşılamadım bunu bilin, araştırın bakım kimin yazısının birebir aynı? Bunun dışında kazanılmış zaferler yapılan işler bazında konumu şekillendirdim ve kendimce insanların önemli görebileceği, genel hatlarıyla insanları sıkmayacak şekilde özetledim yazımı. Ülkemiz insanını da düşünerek çünkü bir çok kişi okumuyor bile doğru düzgün, siz eleştirdiğinize göre zahmet edip okumuşsunuz bunun içinde teşekkür ediyorum size. Sultanımızın yaptıklarını iyisiyle kötüsüyle öğrenmek isteyenler hayatını, devlete yapmış oldukları katkıları ve sizin deyiminizle eksik taraflarını, yanlışlarını bu şekilde öğrenecek hangisi fikri yönündeyse ona göre övecek ya da yerecek.

Son olarak @Düşünür ''Osmanlı Devletinin ayakta kalması korku, kan ve katiamlara dayandırılmış.Durum böyle olunca olabildiğince korkuya dayalı bir yönetim şekli benimsenmiş. Bir Osmanlı paşası sadrazamlığı döneminde yüzbin insanı öldürüyorsa bu yönetimin temel dayanağının ne olduğu sanırım çok iyi anlaşılır.'' demişsiniz, Şimdi hangi devlet veya devlet adamı iktidarına göz diken her türlü şeyi bertaraf etmek istemez ki yeri gelir farklı şekilde yeri gelir karşısındakini yok edecek şekilde, bu onaylanacak bir davranış elbette değil ama hep böyle olmamış mı? İnsanoğlunun doğası böyle değil mi? İmparatorluklar ya da iktidarın sahipleri daima korkutarak varlıklarını devam ettirmiştir gerekirse de karşısındakini yok ederek, yanı bunu yalnızca Osmanlı Devletine veya Padişahına maletmek ne derece doğru olur? Aradan yıllar geçmiş ya da şöyle diyelim dünyanın varoluşundan bu yana hangi kişi veya hangi medeniyet varlığını koruyabilme uğruna bu yola başvurmamış? Bugün bunu yapan ülke veya devlet yok mu, size örnek vermeyeceğim zira bunca öğretici paylaşımı yapan bir kişi zaten neyi kastettiğimi biliyordur. Sayın Düşünür yazılarımızı tamamlayıcı faydalı paylaşımlarınızı bizden esirgemeyin lütfen.
 

Karatekin Bey

★★★★★
Platin Üye
Üye
#11
@Aybalam yazı bir harika olmuş paylaşımın ve araştırman için teşekkür ederim...
@Düşünür yapmış olduğun yorumları okudum.İlgin ve paylaşımların için teşekkür ederim öncelikle...Vermiş olduğun bilgilere katılmaktayım.Yorumlar biraz tepkisel olmuş karşılıklı olarak ama haksızda sayılmazsın...Aybalam arkadaşın yazısı genel bilgi içerikli olduğu için ve burasıda bu tarz konular için çok derine inmeden paylaşım yapabileceğimiz bir ortam olduğunu düşünürsek epey bilgi dolu.Bir çok forum ve web sayfasında ki bilgilerin yetersizliği , sallamasyonu içinde en özgün toplanmışı diyebiliriz...
Senin de yorumunda bahsettiğin gibi Osmanlı devleti , yaptıkları , yapmadıkları tek tek tartışılabilir tabii ki de.Bahsettiğin bir çok konuya katılıyorum.Bir imparatorluğun öncelikle kendi halkına karşı bu kadar acımazı olması akıl alır bir şey değil.Savaşmak sadece savaşmak korku , güç imparatorluğu kurmanın cezasını bu gün bizlerin durumu daha net bir şekilde açıklıyor.Geri kalmışlığın temeli buradan atılıyor.Günümüze baktığımızda iç , orta ve doğu bölgelerimizin , kısmen güney bölgelerimizin neden bu kadar cahil kaldığı konusunu tartışacak olursak temel taa o günlere , sırtını öz topraklarımız dediğimiz topraklara dönüp yüzünü avrupaya dönen savaşmaktan başka bir şey yapmayan, vurduğum vurduk , kırdığım kırdık diyip kendi ailesine Müslüman bir imparatorluğu göreceğiz...
Gerek Kanuni olsun gerekse öncesi ve sonrasına dair imparatorların tamamının yanlışı olmuştur muhakkak. Hatta bazen bakıpta bunu nasıl görememişler dediğimiz zamanlar bile oluyor.Lakin bizim atladığımız bir şeyler var.Senin de yorumunda atladığın , Aybalamın belirtmek istediği bir durum...Bu gün sıcak evlerimizde , hayat ve yaşam özgürlüğünün sonuna kadar kullanarak , son teknoloji ile oturduğumuz yerden o günleri yargılamamız maalesef sadece bu günün doğrusuyla doğru olacaktır.Olayları o günlerin şartlarında değerlendirdiğimizde çok farklı şeyler ortaya çıkabilir.Youtube de ve formumuzda Cengiz Han'ın mezarı adlı bir yazı paylaştık.O paylaşımın altında özellikle youtube de çok enteresan yorumlar aldık. Kimine göre acımasız bir imparator , kimine göre dahi , kimine göre çok iyi bir komutan , iyi bir devlet adamı.Olumsuz yorumlar yapanların geleni ; işte şu kadar insanı katletmiş, Çin de bir şehri komple yakmış , en yakın arkadaşını öldürtmüş gibi tepkilerini dile getirmişler...Cengiz hanın o Çin şehrini yakmasını şöyle özetleyim sana ; Cengiz han döneminin en iyi posta ağını kurar ve bu posta ağını kim nasıl olursa olsun yok etmeye çalışanın , aksatmaya çalışanın cezasının ölüm olacağını yayınlattığı kanun ile duyurur.O çin şehrinin komutanı da bu posta ağına sürekli tacizde bulunur ve bir çok aksaklığa neden olur.Cengiz han ise alır orduyu gider o şehire. Şehri kuşatır ve 3 ay kuşatmada bırakır.Çin şehri yardım ister , haklını kaleye toplar. Sonuçta 3 aylık bir kuşatmanın ardından şehirde yaşayan hiç bir canlı kalmaz , hastalık yaymasından ötürü şehri komple yaktırır...Farzet ki sen Cengiz Han sın bu gün ki gibi hayat ve yaşam güvenliğin yok.Koca bir imparatorluğu yönetiyorsun.Senin açıkça belirtitğini kanunlardaki kurallara uymayan birsine böyle yapmazmısın ? O günün şartlarında düşün.Kan ile yazdığı yaktığı yıktığı bir çok şeyi o günün şartlarında kendi kurduğu ülke için kendi istikbali için yapmıştır.Eminim sende aynısını yapardın...
Bu konu da ki olayımız ve senin son yaptığın yorumda bu bağlamda düşünürsek haklısın ama o günün şartlarında öyle gerekiyor olabilirdi.Kesinlikle masumdular demiyorum.Ama şartlar onu gerektirmiş olabilirdi diyorum. Bu günün çerçevesinden bakılınca sen haklısın.O günün çerçevesinde belki de onlar haklı...
İlgine alakana ve verdiğin bilgilere teşekkürler.Başka konularda ve paylaşımlarda da görmek isterim , paylaştıkça çoğalacak bilgilere...
 

Düşünür

Üye
Yeni Üye
#12
SORDUĞUM ANA FİKİR GELDİ Kanuni Kahraman ve saygı duyulmalı

Kappadox, Size göre bu kişi katil geri vs. bana göre kahramandır. Herkes kendi bakış açısından bakabilir. Dönemsel olarak medeniyetler hep yükselişe geçmiş sonrada düşmüştür.

Aybalam; Ama burada şunu net söyleyebilirim yazıyı yazan kişi olarak çok buyuk saygı duyuyorum bunca işin altından kalkabilmek bu kadar şey başarabilmek herkesin hakkı değil. Son olarak bir öneri size, saygı duyabilirsiniz mesela bu kadar şeyi başardığına göre demek ki boş bir insan değilmiş. Kappadox’a aynen katılıyorum duygularıma tercüman olmuşsunuz. Elbetteki her insan konuya kendi bakış açısıyla yaklaşır, bana göre iyi başkasına göre kötü olabilir bunu kimse yadırgayamaz ancak buna saygı duyulur.

Bu yanıtlardan sonra arkadaşların düşüncelerini mantık ve ahlak kuralları çerçevesinde masaya yatırıp analiz edeceğim. Herhangibir yanlış anlaşılma ve demogojiye yer vermemek için yazdıklarım kesinlikle şahısların kendine değil düşüncelerine yönelik olacaktır. Biliyorum yorum bazan uzuyor ama en azından ben de kopyala yapıştırdan ziyade (olursa alıntı gösteriyorum) düşüncelerimi ortaya koyuyorum burada bir emek var.

Öncelikle şunu düzeltmek isterim, Bilim veya bilimsel bir yazı sana bana göre yapılmaz, yapılırsa bilim olmaz. TC’nin başşehri, veya H2O nun anlamı sana bana göre değişmez. İkincisi saygı duymak ve düşünceyi söyleme özgürlüğü ayrı kavramlardır. Tıpkı filozof Voltaire misali ‘’Söylediklerinizin hiç birine katılmıyorum ama onu söyleme özgürlüğünüzü ömrümün sonuna kadar savunurum.’’ Burada yazma, söyleme özgürlüğünüzü savunurum ama bir katile saygı duymamı bekleyemezsiniz.

Gelelim konumuza; bir önceki yazımda belirttiğim gibi, gücü olanın güçsüze; kuvvetlinin zayıfa, mülk sahibinin yoksula karşı, hiç bir ahlaki -hukuki sınır tanımaksızın ve “hükümdarlığını korumak” adına çoluğunu çocuğunu, torunlarını, isyan korkusuyla binlerce halkını öldürmesi, ülkenin geleceğini, geçimini sadece talana, savaşlara, katliama bağlayan bir düşünce yapısı nasıl olurda günümüzde kahramanlık olarak nitelenir.

Aklımıza ve vicdanımıza ihanet etmeden tüm bunları sindirmemiz mümkün mü?

Bir çocuk boğulur. Onu kurtarmak için bir ilkeye ihtiyacın var mı? Bir zorba kıyım, zulüm, işkence yapıyor, öz oğlunu, öz torununu öldürüyor, öldürtüyor. Onunla mücadele etmek için bir ilkeye gereksinimin var mı?

Birileri katliam planlıyor, birileri icra ediyor, başkaları gizliyor, ŞERİ MAHKEMELER veya kadılar işi kitabına uyduruyor, birileri de daha da ileri giderek 500-600 yıl geçmesine rağmen katili kahraman yapıyor.

Böyle bir düşünce yapısının Ahlaki temelleri ne Olabilir

Özel olsun olmasın, bir şeyin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında verdiğimiz yargılar, sadece nesnel doğruluğu göz önünde bulundurarak verdiğimiz yargılardan ibaret değildir. Moral, etik veya ahlâksal adlarıyla andığımız bir doğruluk türünü esas alan bir bakış açısı altında da yargılar veririz. Bir eylemle ilgili nesnel yargılar, sadece, o eylemin hizmet etmesi gereken bir niyete uygunluğu gözetilerek verilen yargılardır. Buna karşılık ahlâksal yargılar, bir kişinin eylemini, başka kişilerin yarar veya zararını, başka kişilerin ilgi ve niyetlerini gözeterek değerlendiren yargılardır. Bu tür yargıların temelinde, eylemlerimizde, bizim dışımızdaki kişilerin ilgi ve niyetlerini de gözetilmiş olduğu, örneğin kendimize yararlı ama başkalarına zararlı eylemlere değil, kendi özel ilgi ve çıkarlarımıza karşıt olsa da, başkalarının yararını ön planda tutacak eylemlere yönelmek gerektiği gibi bir genel inanç yatar. Oysa nesnel doğruluk, her zaman ve ancak bir koşul altında geçerlidir. Örneğin bir ev inşa istediğinde, burada, girişimi ulaşmak istediğin amaca uygunluk bakımından doğru veya yanlış kılacak olan bir takım kurallar vardır.

Ahlak kuralları, belirli bir kişi, grup ya da toplum için geçerli olan değer yargılarıdır. Ahlaki kurallar genel geçerliliğe sahip değillerdir. Bir başka ifadeyle, neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi ya da kötü olduğu kişiden kişiye, gruptan gruba ve nihayet toplumdan topluma değişebilir. Örneğin, bir kişi için doğru olan, diğeri için doğru olmayabilir. Özetle, ahlak kuralları subjektif, yani kişiden kişiye değişen değer yargılarını ifade eder. Türkiye'de çıplak gezemeyen bir vatandaş, Kuzey Srilanka'da çıplak gezebilir, Arabistan’da şarap içen ahlaksız olurken, hıristiyan bir ülke Klisesin’de şarap ve ekmek ayini yaparlarken yeni doğmuş çocuklar şarapla vaftiz edilir.

Ahlak kuralları, belirli bir yerde geçerli olan değer yargılarıdır. Herkes için genel geçerliliğe sahip ahlaki kurallar olmadığı gibi her yerde genel geçerliliğe sahip ahlaki kurallar da yoktur.

Bununla birlikte, bazı davranış ve eylemlerin (örneğin, yalan söyleme, hırsızlık yapma, başkasının malına göz dikme, talan, öldürme, dahada ilerisi taht korkusuyla aklı ermeyen çocuğu-torunu öldürme vs.) herkes tarafından ve her yerde ahlaksızlık olarak kabul edildiğini söylemek mümkündür. Burada anlamakta zorlandığım yazının içeriği heryerde kabul gören kötülüklere karşı çıkamamasıdır. Günümüzde mumla aranan ‘’ahlâk, etik, adalet, erdem, iyilik’’ gibi (aslında tam olarak eşanlamlı olmayan) kavramlara yabancı olmak. Örneğin ben sebepsiz yere ve kasten suçsuz insanları öldürene, çocuklara karşı ağır fiziksel veya cinsel şiddet uygulayana, kadınlara tecavüz edene, başkasının malına göz dikene vs. gibi eylemler hangi dünya görüşüne sahip olursam olayım, hepsine ‘kötü’, ‘yanlış’, ‘adaletsiz’ alçak katil diyeceğim eylemlerdir.

Böyle bir düşünce yapısının Mantıki temelleri ne Olabilir

Yazı ve yanıtınız ölçülerine göre; ‘’Hırsızlık, zina, yalan, zalimlik, çoluğunu çocuğunu, torunlarını, isyan korkusuyla binlerce halkını öldürmesi, ülkenin geleceğini, geçimini sadece talana, savaşlara, katliama bağlayan birisi kahramanlıkla kutsanıyor. Benim aklıma şöyle bir mantık sorusu geliyor?

Eğer herkes yalan söylerse; artık kimse kimseye inanmaz olur» Hatta artık yalan da söylenemez (çünkü yalan güvene gereksinim duyar, o güveni çiğniyor olsa da) ve tüm iletişim saçma veya boşuna olur.

Eğer herkes çalarsa; toplum içinde yaşamak imkansız veya sefilce olur. Artık hiç kimse için mülkiyet, refah olmayacak ve hatta çalınacak bir şey de kalmayacak

Eğer herkes öldürürse; insanlık veya uygarlık kendi yok oluşunu hazırlar. Artık korku ve şiddetten başka bir şey olmaz ve bizler de aslında ta kendisi olduğumuz suçluların kurbanları oluruz…

Eğer herkes başkasının malına göz dikerse; Dünyada savaşlar, ölümler, katliamlar, yoksulluk, zulüm vs. son bulmaz.

Eğer herkes siz gibi düşünürse; ABD’nin Irak, Suriye ve önüne gelen her ülkeye saldırısı, İsrail’in Filistine saldırısı yani güçlünün güçsüze saldırısını haklı kılar.

Düşün ki, Kappadox ve Aybalam, herkes yalan söylüyor, öldürüyor, çalıyor, ırza geçiyor, saldırıyor, işkence yapıyor… Nasıl böyle bir insanlığı isteyebilirsin?

Korku kendi kendini çürütmez. Kötülük kendi kendini yok etmez. Şiddete karşı, zalimliğe karşı, barbarlığa karşı, talan kültürüne karşı dayanaktan, üstünü örtmekten çok cesarete ihtiyacımız var.

“Krallık kötüdür! Kralın iyi ya da kötü bir adam olması, krallığın kötü olduğu gerçeğini değiştirmez. Kanuni çok topraklar elde etmiş olması ‘’çok savaşlar yapmış, çok talan etmiş, çok insan öldürmüş zalim ve zulum ettiği gerçeğini değiştirmez.

Aklımızın ve vicdanımızın bağımsızlığını, etik değerlerimizin özerkliğini gerek dinden, gerek devletten, gerek çıkar ilişkilerinden koruyabilmek hayati önemdedir.

Bir insan, başkalarına, sadece yaptıklarıyla değil; yapmadıklarıyla da zarar verir!

Ernest Hemingway' Ahlak konusunda inandığım ilke şudur der; bir şeyi yaptıktan sonra kendini iyi hissediyorsan o ahlakidir, eğer kendini kötü hissediyorsan o gayri ahlakidir."

Uzağa sınır dışına gitmiyorum kişi öz çocuğunu öldürdükten sonra kendini iyi hissediyor onu savunabilmek için bahaneler uyduruyor kılıf arıyorsa benim için ahlakla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ha başka ülkelerde o dönemde aynısını yapıyordu doğrudur, benim tepkim bütün katliamcılara. Benim için insan olmak Türk, Alman, Müslüman, Hıristiyan olmaktan önemlidir. Tek bir insanın hayatını kurtarabileceğimi bilsem çok şeylerden vazgeçerim. Hakikâte yalnız bir yoldan gidilir; fakat ondan uzaklaştıran yol, binlercedir!

Not: Karatekin Bey isimli kullanıcının yazısını son anda okudum, yazımın içeriği ona da bir yanıt olabilir ama şunu eklemek isterim. Somut koşulların somut tahlili diye bir kuram var. Mutlaka o günlerde olanları o koşullarda nasıl olduğuna dair bizim yazdıklarımız tahmin ve yorumdan ileri gitmez. Ama günümüz koşullarını düşünerek bunların yaptıklarını övmek, methiyeler yazmak, kahraman demek, saygı duyulması gereken bir olay olarak göstermek bence bir akıl tutulması olur.
 

Aybalam

★★★★
Altın Üye
Gümüş Üye
#13
@Düşünür, Şimdi hangi devlet veya devlet adamı iktidarına göz diken her türlü şeyi bertaraf etmek istemez ki yeri gelir farklı şekilde yeri gelir karşısındakini yok edecek şekilde, bu onaylanacak bir davranış elbette değil, ama hep böyle olmamış mı?Bunu ben yazdım, burada onaylanacak bir davranış, aferin Kanuni çokta iyi yapmış asmış kesmiş oh olsun mu demişim aceba? Ben öğrendiğim, gelmiş geçmiş ve günümüzde hiç bir medeniyetin hikayesinde aksi bir durumla karşılaşmadım. Varolan durumlar üzerinden genelleme yaptım hep böyle olmamış mı diye? Kelimelere takılarak ne beni nede Kapadoksu yargılama, hele ki ahlakımızı sorgulama hakkınız yok.

Düşün ki, Kappadox ve Aybalam, herkes yalan söylüyor, öldürüyor, çalıyor, ırza geçiyor, saldırıyor, işkence yapıyor… Nasıl böyle bir insanlığı isteyebilirsin? Bu cümle ile ne ima ediyorsunuz sanki biz bunları onaylayan karakterde insanlarız da yanlışı bize mi anlatmaya çalışıyorsunuz öyleyse gerek yok çok şükür nasihata ihtiyacımızda yok neyin ne olduğunu bilen insanlarız. Doğruya doğru yanlışa yanlış demeyi de biliriz. Ülkemizin genel kafa yapısına göre düzgün bir şekilde benim yazımı okuyan (yapılan iş bazında, başarı bazında değerlendiren, bunu yaparken ne yollarla yaptığının detayıyla çokta ilgilenmeyen) ya da en basiti okulda ödev kapsamında olaya yaklaşan bir birey, adam çok büyük işler başarmış gözüyle net bir şekilde bakar olaya. Farklı boyutta bakan detayını merak edende çok istiyorsa araştırır öğrenir yani sizin gibi.

Ama günümüz koşullarını düşünerek bunların yaptıklarını övmek, methiyeler yazmak, kahraman demek, saygı duyulması gereken bir olay olarak göstermek bence bir akıl tutulması olur. Akılsal bazda bir problem yaşamıyoruz içiniz rahat etsin... Günümüz koşullarını düşünerek övdüğümüz kanaatine nereden vardınız oda enteresan doğrusu? Dönemi dönemin şartlarını düşünerek değerlendirmek gerekir diyoruz oturduğumuz yerden günümüz imkanıyla yorum yapmak yanlış diyoruz daha ne diyelim. Ve son olarak iyisiyle kötüsüyle herkesin yaptığı şeyi onaylamamak ancak saygı duymak prensibinden hareketle Sultan Süleyman'a tahtında yatmadığı, elinden geldiğince devletinin bekası için çalıştığı ve büyük zaferlere imza atmış olduğundan ötürü, başarı bazında büyük saygım var ancak zaferlerine giden yolda manevi bakımdan gerçekleştirdiği işler içinde üzüntü duyuyorum.
 

Düşünür

Üye
Yeni Üye
#14
Bu sefer kısa yazacağım, uzun yazıları ya okumuyor ya da anlamıyorsunuz. Hemen kızmayın bazan ben de anlamadığım yazıları defalarca okuyorum. Bilimsel olmayan tartışmaya devam etmem ağız dalaşına hiç girmem. Ama tavsiyede bulunabilirim. ‘’Hans-Christian Andersen’in İmparatorun Yeni Elbisesi adlı hikâyesini’’ okuyun olmadı ‘’Platon'un Mağara Alegorisi’’ daha da olmadı ‘’La Boétie'nin yazdığı Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’’ daha, daha olmadı ‘’Alan Woods, Ted Grant. Aklın İsyanı.’’ kitaplarını okuyunuz mutlaka ama mutlaka kendinizi göreceksiniz.
 

Üst